Açıklama: Ders
kitaplarında sıkça tekrarlanan bir iddia da, canlıları
gruplara ayırmak için kullanılan biyolojik sınıflama
şemasınının evrime bir delil oluşturduğu yönündedir.
Biyolojik (ya da diğer bir ifadeyle
taksonomik) sınıflandırma, 18. yüzyılda yaşamış
olan ünlü İsveçli biyolog Carolus Linnaeus tarafından
geliştirilmiş bir yöntemdir. Bu yöntem içinde
canlılar önce bitkiler, havyanlar gibi temel alemlere,
sonra omurgalılar, omurgasızlar gibi filumlara,
sürüngen, memeli gibi alt sınıflara ayrılırlar.
Bu sınıflama içinde en gerçekçi sınıflama düzeyinin
"tür" olduğu kabul edilir. Bir tür,
benzer özelliklere sahip bulunan ve birbiriyle
çiftleşip döl verebilen canlılar olarak tanımlanır.
Evrim teorisi ise, bu biyolojik sınıflandırmayı,
kendi iddiasına göre bir sıraya oturtmuştur. Teori,
önce tek hücreli canlıların oluştuğunu, bunlardan
omurgasız deniz canlılarının evrimleştiğini, sonra
da sırasıyla balıkların, amfibiyenlerin ve sürüngenlerin
birbirlerinden evrimleştiklerini iddia etmektedir.
Aynı iddiaya göre sürüngenlerden de kuşlar ve
memeliler iki ayrı kol olarak doğmuş ve bu evrim
insana kadar devam etmiştir.
Dikkat edilirse, evrimcilerin yaptıkları
şey, mevcut taksonomi şemasını, kendi teorilerine
göre yorumlamaktan ibarettir. Ancak taksonomik
şemanın evrime delil olarak yorumlanmasını gerektiren
bir neden yoktur. Aksine, bu şema, yaratılışa
uygun biçimde de yorumlanabilir. Bunun en açık
göstergesi ise, taksonomik şemayı ilk kez ortaya
koyan ve bu nedenle biyoloji biliminin babası
sayılan Linnaeus'un, türlerin Allah tarafından
ayrı ayrı yaratıldıklarını savunan yaratılışçı
bir bilim adamı oluşudur. Dolayısıyla, canlıların
balıklar, sürüngenler, memeliler, kuşlar gibi
sınıflara ayrılabilir olmaları, evrime delil oluşturan
bir durum değildir.
Ancak bu noktada, taksonomik sınıflamanın
evrim teorisi tarafından asla açıklanamayan yönleri
olduğunu da belirtmek gerekir. Evrimciler, canlılar
arasında hayali bir akrabalık (filogeni) ilişkisi
kurmakta ve sonra da taksonomik grupları bu hayali
ilişkiye göre bir sıraya oturtmaya çalışmaktadırlar.
Ama bu sıralama bir türlü söz konusu şemayla uyuşmamaktadır.
Örneğin evrimci iddiaya göre, tüm
kuşlar sürüngenlerden gelen ortak bir atadan evrimleşmişlerdir.
Evrimciler bunu iddia etmektedirler, çünkü kuşların
fosil kayıtlarında daha geç belirmeleri ve aynı
sürüngenler gibi yumurtlayarak çoğalmaları onları
böyle bir varsayıma yöneltmektedir. Ancak kuşlar
ile sürüngenler arasında dev farklar vardır. Bunlardan
sadece birisini ele alalım; bu canlıların derilerini.
Sürüngenlerin tümünün vücutları pullarla kaplıdır,
buna karşılık kuşların vücutları ise tüylerle
kaplanmıştır.
Ancak pullar ile tüyler arasında
hiçbir benzerlik yoktur. Her iki yapı birbirinden
tamamen ayrıdır. Nitekim evrimciler pulların tüylere
nasıl evrimleşmiş olabileceği konusunda tahmin
bile yürütememektedirler.
Ama kuşların tüyleri bir başka canlı
grubunun derisindeki bir yapıya oldukça benzemektedir.
Bu canlılar memelilerdir ve vücutları kıllarla
kaplıdır. Kuş tüyü ile memeli kılı arasında birçok
benzerlik bulunur. Bu durumda bir evrimcinin kuşlar
ile memeliler arasında bir akrabalık olduğunu
iddia etmesi beklenebilir, ama evrimciler bunu
yapamazlar. Çünkü diğer taksonomik özellikler
ve fosil kayıtları, böyle bir iddiayı imkansız
kılmaktadır.
Pullar konusu bir başka yönden daha
evrimcileri açmaza düşürür. Sürüngenlerin vücutlarının
pullarla kaplı olduğunu belirttik. Ancak sürüngenlerin
atası oldukları iddia edilen amfibiyenler (kurbağa
ve semenderler), pullarla hiçbir benzerliği olmayan,
yumuşak, kaygan ve nemli bir deriye sahiptirler.
İşin en ilginç yanı ise, pulların, amfibiyenlerin
atası oldukları iddia edilen balıklarda yeniden
ortaya çıkmasıdır.
Eğer biyolojik (taksonomik) sınıflandırma
olmasa, evrimciler sürüngenlerin doğrudan balıklardan
evrimleştiklerini öne sürebilirlerdi. Ama bu sınıflandırma,
onları, pulların önce tesadüfen kaybolup, sonra
yine tesadüfen ortaya çıktığı gibi bir iddiayı
savunmak zorunda bırakmaktadır. Dahası bu iddia,
kendilerinin koymuş oldukları Dallo Kuralı ile
de çelişmektedir. (Dallo Kuralı'na göre evrimsel
süreç içinde kaybolan organ bir daha belirmez.)
Taksonomi, evrimcileri diğer pek
çok yönden açmaza sokar. Çünkü kurdukları her
hayali evrim sıralaması, çok benzer özelliklere
ve organlara sahip canlıları çok ilgisiz sınıflamaların
içine sokmaktadır. Bunun bir örneği canlıların
gözleridir. Bazı canlı gruplarının göz yapıları
birbirine olağanüstü derecede benzerdir. Örneğin
omurgalı kara canlılarının gözleri ile ahtapotların
gözlerinin yapısı tıpatıp aynıdır. Bu durumda,
evrimcilerin omurgalı kara canlıları ile ahtapotları
aynı evrimsel soy ağacına koymalarını bekleyebilirsiniz.
Ama böyle yapamazlar, çünkü başka nedenler, onları
ahtapotları apayrı bir soy ağacı içine yerleştirmeye
zorlamaktadır.
Bu ise, evrimcileri, göz gibi hiçbir
zaman açıklayamadıkları son derece karmaşık bir
organın, birbirinden bağımsız olarak defalarca
evrimleştiğini iddia etmek zorunda bırakır. Hem
de ayrı ayrı evrimleşen gözlerin, birbirine tamamen
benzer yapılara "tesadüfen" kavuştuklarını
öne sürmek zorunda kalırlar. Ünlü bir evrimci
olan Frank Salisbury bu durumun kendisini ne kadar
büyük bir açmaza düşürdüğünü şöyle ifade etmektedir:
Göz kadar kompleks bir organ bile
farklı gruplarda ayrı ayrı ortaya çıkmıştır. Örneğin
ahtapotta, omurgalılarda ve antropotlarda. Bunların
bir defa ortaya çıkışlarını açıklamak yeteri kadar
problem oluştururken, modern sentetik (Neo-Darwinist)
teoriye göre, farklı defalar ayrı ayrı meydana
geldikleri düşüncesi başımı ağrıtmaktadır.
Aslında taksonomik şemanın evrimcileri
soktuğu açmaz, Salisbury'nin başını ağrıtan sorundan
çok daha büyüktür. Çünkü ilerleyen yıllarda yürütülen
araştırmalar, evrimcileri, gözün üç kez değil,
"birbirinden bağımsız olarak birkaç düzine
defa", yani 30-40 kez ayrı ayrı evrimleştiğini
iddia etmek zorunda bırakmıştır. Bu rakamı hesaplayan
kişi, neo-Darwinizm'in kurucularından ve yaşayan
en önde gelen evrimcilerden biri olan Harvard
Üniversitesi biyoloğu Ernst Mayr'dır.
Tüm bunların yanı sıra, evrimcilerin
kurdukları taksonomi şemasını tek başına geçersiz
kılan bazı canlı türleri vardır. Avustralya'da
yaşayan Platypus adlı tür buna bir örnektir. Platypus
aynı bir memeli gibi tüylere sahiptir ve yavrularını
emzirir, ama sürüngenler gibi yumurtlayarak çoğalır
ve zehir üretir. Aynı kuşlar gibi bir gagaya sahiptir,
ama aynı amfibiyenler gibi zamanının büyük bölümünü
suda geçirir.
Evrimciler Platypus'u hiçbir biçimde
açıklayamazlar, çünkü bu canlı, evrimsel akrabalık
şemalarını altüst etmektedir. Platypus, apayrı
canlı gruplarına ait özellikleri üzerinde barındıran
bir "mozaik" canlıdır.
Kısacası, canlı sınıflamalarını evrimsel
bir akrabalık ilişkisi içine çelişkisiz bir biçimde
oturtmak mümkün değildir. Amerikalı biyoloji profesörü
Frank L. Marsh, Varitation and Fixity in Nature
(Doğada Çeşitlilik ve Sabitlik) adlı kitabında
bu konuda şu yorumu yapar:
Canlılar basitten komplekse doğru
ilerleyen, kesintisiz, sürekli bir seri içine
oturtulamamaktadır.
Ya da bir varyasyon, bir başka varyasyona
daimi bir seri içinde bağlanamamaktadır. Aksine,
doğadaki çeşitliliğin son derece kesintili olduğunu
görürüz. Birbirini kademeli bir biçimde izleyen
bireylerle değil, birbirinden tamamen ayrı noktalarda
toplanmış benzer yapılarla karşılaşırız.
Taksonominin evrim teorisinin karşısına
çıkardığı bu açmazlar, ders kitaplarında yer alan
"biyolojik sınıflandırma evrime delil oluşturmaktadır"
şeklindeki bilgilerin gerçeklerle açıkça çeliştiğini
göstermektedir. Bu nedenle bu gibi yanlış ifadeler
ders kitaplarından çıkarılmalı ve "biyolojik
sınıflandırma, canlı türlerinin küçük değişikliklerle
ortak bir atadan geldikleri iddiasıyla uyuşmamaktadır"
yorumu eklenmelidir.
İddianın Yer Aldığı Ders
Kitapları
Biyoloji 3, Liseler İçin
Ders Kitabı, Öner Gücün,
Ankara: Pasifik Ders Kitapları A.Ş., s. 123.
Liseler İçin Biyoloji 3, Ders Kitabı, Namık Berker,
Ankara:Mega Yayıncılık, 1995, s. 180.